
SSSZLK Deliler Ülkesi kitabı için sosyal medyada üzerinden, amazon kitap satış sitesi üzerinden ve resmi web sitesi mesaj kutusu üzerinden yapılan yorumlardan bir kısmı aşağıdadır. Yorum yaparak katkıda bulunan tüm okurlara sonsuz teşekkürler....
SSSZLK Deliler Ülkesi bu yağmurlu Pazar günü sabahında, öğlen dişçide, akşamüstü yemeğin pişmesini beklerken ve gece benimleydi. Bir tam günü bu ülkede geçirdim. 'Ben orada yaşasam ne yapardım?' aklımda hep bu soru vardı.
Karakterlere doyamadım diyebilirim, umarım serinin devamında onları daha yakından tanıyabilirim - aslında her biri bir roman kahramanı olur tek başına.
Ve son... Tam olması gerektiği gibiydi. Bu hikayeye bundan daha iyi bir 'son' düşünemezdim...
S.Ö. / Instagram
Her sayfasında merakımı canlı tutan, sürükleyici ve keyifli bir kitaptı. Bir solukta bitirdim, iz bırakanlardan oldu...
E.Y. / Amazon alışveriş sitesi
Bir çırpıda 2/3 ünü bitirdim acayip sürükleyici. Çok etkilendiğimi söyleyebilirim. Merakla bir sonraki hikayeyi bekliyorsun. Bu arada ütopik değil mevcut teknoloji ve tıp hepsini mümkün kılıyor. Bence son derece realist. Kurgular mükemmel. Sanki her şey gözünün önünde gerçekleşiyor. Ama depresif. İnsanlara umut da aşılamak lazım ki yazar bunu mükemmel özetlemiş. Delirin kurtulun. Nihai görüşlerimi bitince paylaşacağım.
F.K. / WhatsApp
Son yıllarda okuduğum kusursuz ve pürüzsüz metinlerden biri olan bu yapıt şimdi televizyon dizisi, sinema filmi ya da tiyatro olarak yeni boyutlarda kendini gösterebilir. Akışkan ve yapışkan bir roman. Akıp giderken bir yerden size ya da siz ona yapışıyorsunuz. “Öldüren Eğlence Televizyon” gibi sizi bir yerinizden yakalıyor ve sürüklüyor. Televizyon, Tiyatro, sinema izlerken birden akışa kapılıp oyunun içine dahil oluyorsunuz. Ağlıyor, gülüyor, korkuyor, güçleniyor, öfkeleniyor, seviniyorsunuz... Sanık-yargıç, kötü-iyi, suçlu-suçsuz, ezen-ezilen, efendi-köle, tok-aç, seven-sevmeyen... oluyorsunuz. Sahnenin, ekranın önünden oyunun içinde kendinizi buluyorsunuz.
Üredi romanını Hayal edilen yer anlamında Ütopya’nın tam tersi olarak baskıcı, adaletsiz toplumları dile getiren Yunanca “kötü yer” anlamına gelen “Distopya”dan yola çıkarak “Distopik” olarak tanımlamış.
Çukurova kan damlasa can biten bereketli topraktır. Kendi kentlerinde peygamber olamayan ustalar doğurur, bağrından. “Sensiz Her Şey Renksiz” diye Abidin Dino, “Ağacın Çürüğü” diyen Yaşar Kemal, “Ekmek Kavgası” diyen Orhan Kemal, “Boynu Bükük Öldüler” diyen Yılmaz Güney, “Sırrımsın Sırdaşımsın” diyen Kamuran Şipal, “Zıkkımın Kökü” diyen Muzaffer İzgü, “Sansaryan Han” diyen Demirtaş Ceyhun, “Haydar’ı Öldürmek” diyen Çetin Yiğenoğlu… çıktı. Bu bereket sürüyor. “Mış gibi Yaşamlar” diyen Doğan Cüceloğlu, “Hikayem Paramparça” diyen Emrah Serbes ve “Deliler Ülkesi” diyen Aydın Üredi televizyon ve yazın dünyası arasında kurdukları güçlü, ayakları yere basan çalışmalarıyla sessizlikten poyraz biçiyorlar.
Yaşar Öztürk / Köşe Yazısı
Kitabı 2 saatte filan okumuşum. Kitabın dili çok akıcı, körlük ve 1984 tadında. Dili çok sade ve anlaşılırdı. Hani okursun da paragrafın sonunda ben ne okudum dersin ve geri döner tekrar okursun ya o hiç yaşanmıyor. Yazar karakterlerin tümünün çaresizliğini ve duygu durumunu çok güzel anlatmış.
A.E. / WhatsApp
Gerçekten farklı bir okuma deneyimi. Okurken sadece roman okumuyorsunuz, sahneler gözünüzde bir dizi gibi canlanıyor. Akıcılığı sayesinde elimden bırakamadım ve kısa sürede bitirdim. Roman ile senaryo anlatımının birleşimi başta merak uyandırıyor, ilerledikçe bağımlılık yapıyor. Özellikle distopik hikayeleri sevenler için çok etkileyici bir iş olmuş.
H.B. / Amazon alışveriş sitesi
Bir solukta okuyabileceğiniz özgün bir hikaye. Ekranlarda da görmek isterim.
T.V. / Amazon alışveriş sitesi
Yorumlara ben de katılıyorum. Bir solukta okunuyor ve değişik yaşamlara dokunuyor. Roman, senaryo anlatımının bileşimi. Anlatılan olaylar ve karakterler çevremizde gördüklerimizle örtüşüyor ve insanı etkiliyor. Karakterler çok güzel seçilmiş. Deliler Ülkesi - SSSZLK- Özgün anlatımıyla insanı, ilk andan itibaren, etkisi altına alıyor. Yormuyor, sıkmıyor…Kalemine, yüreğine sağlık Aydın. Edebiyatımıza yeni bir soluk getirdin. Seni yürekten kutluyorum. Okurun çok olsun.
Gülendam Yılmaz / Facebook
Kitabı okurken her karakter film izler gibi gözünüzde canlanabiliyor. Distopik roman okuyanları elimden bırakamayacağı bir kitap. Anlatılan hikaye ve karakterler o kadar ülkemize uyarlanabilecek bir gerçek ki hayal etmesi çok zor değil. Akıcı ve ilgi çekici bir konusu var. Devamını çok merak ediyorum. Kesinlikle şans vermelisiniz tek oturuşta bitirebileceğiniz sürükleyici bir kitap yazarın ellerine sağlık.
E.Y. / Amazon alışveriş sitesi
Sessizliğin Kurumsal Biçimleri: Deliler Ülkesi Üzerinden Bilimsel ve Tıbbi Dünyaya Eleştirel Bir Okuma
Modern dünyada baskı çoğu zaman doğrudan yasaklar yoluyla değil, sınırlar ve biçimler aracılığıyla işler. Bu nedenle konuşma özgürlüğü yalnızca “konuşabilmek” meselesi değildir; aynı zamanda neyin, hangi uzunlukta, hangi terminolojiyle, hangi formatta ve hangi kurumsal çerçevede söylenebileceği meselesidir. Aydın Üredi’nin Deliler Ülkesi adlı romanı bu açıdan yalnızca distopik bir kurgu değil, çağdaş bilgi üretim mekanizmalarına yönelik güçlü bir alegori olarak da okunabilir.
Romanda sessizlik, yalnızca sesin ya da kelimelerin yokluğu değildir. Sessizlik, bireyin düşünsel alanının daraltılması, ifade imkânlarının sınırlandırılması ve zamanla kendi iç dünyasını bile belirli kalıplar içinde kurmaya zorlanmasıdır. Bu bağlamda romanın temel sorusu, “İnsanlar konuşamazsa özgür olabilir mi?” sorusundan daha derin bir düzeye taşınabilir: İnsanlar yalnızca belirli sınırlar içinde konuşabiliyorsa, gerçekten özgür müdür?
Bu soru modern bilimsel bilgi üretimi açısından da dikkat çekicidir. Bilimsel makalelerin belirli kelime sınırlarına tabi olması, özet bölümlerinin 250–400 kelime ile sınırlandırılması, tüm çalışmanın 4000–5000 kelimelik bir çerçeveye sığdırılması, ilk bakışta yalnızca teknik ve editöryal tercihler gibi görünür. Gerçekten de bu sınırlar okunabilirliği artırır, karşılaştırılabilirliği sağlar ve bilimsel iletişimi kolaylaştırır. Ancak aynı zamanda düşüncenin karmaşıklığını, çelişkilerini, sezgisel yönlerini ve dile gelmesi zor olan boyutlarını budayan bir işlev de görebilir.
Bir araştırmacı çoğu zaman çalışmasının en önemli gördüğü yönünü değil, kurumsal olarak kabul görecek yönünü öne çıkarır. Makalenin dili giderek daha standart, daha kontrollü ve daha öngörülebilir hale gelir. Böylece bilimsel bilgi, yalnızca keşfedilen bir gerçeklik olmaktan çıkar; aynı zamanda belirli bir biçime sokularak meşrulaştırılan bir yapıya dönüşür. Michel Foucault’nun bilgi ve iktidar ilişkisine dair düşünceleri burada önemlidir. Foucault’ya göre iktidar yalnızca yasaklayan bir güç değildir; aynı zamanda hangi bilginin geçerli, hangi söylemin meşru, hangi ifadenin bilimsel kabul edileceğini belirleyen üretici bir mekanizmadır. Bu nedenle bilgi, tarafsız ve saf bir alan olmaktan çok, kurumsal güç ilişkileriyle şekillenen bir söylem alanıdır.
Benzer bir durum tıp alanında da görülebilir. Klinik kılavuzlar, kanıta dayalı tıbbın temel araçlarıdır ve hekimlere güvenli, standardize edilmiş bir yol haritası sunarlar. Ancak aynı kılavuzlar, tekil hastanın özgünlüğünü ve klinik sezginin değerini geri plana itme riski de taşır. Her hasta, belirli bir ortalama verinin içine yerleştirilir; istisnai olan, ölçülemeyen ya da standart kategorilere sığmayan durumlar ise çoğu zaman görünmez hale gelir. Böylece “kılavuz dışı” olan, yalnızca bilimsel olarak zayıf değil, neredeyse düşünsel olarak uygunsuz kabul edilmeye başlanır.
Burada Aydın Üredi’nin romanındaki “deli” figürü ile modern kurumsal yapıların dışladığı birey arasında dikkat çekici bir benzerlik ortaya çıkar. Romandaki “deliler”, gerçekte farklı düşünebilen, alışılmış dil kalıplarının dışına çıkabilen ve bu nedenle sistem açısından tehdit oluşturan kişilerdir. Modern dünyada da benzer şekilde, standart düşünce kalıplarını zorlayan, disiplinlerarası düşünen, kılavuzların ötesinde sezgisel ya da özgün yaklaşımlar geliştiren kişiler çoğu zaman “fazla öznel”, “yeterince kanıta dayalı değil” ya da “alışılmış formatın dışında” olmakla eleştirilebilir. Bu nedenle modern bilgi sistemlerinde dışlanan kişi artık “deli” değil; “uygunsuz”, “yetersiz”, “yayınlanamaz” ya da “kılavuz dışı” olarak tanımlanır.
Ludwig Wittgenstein’ın “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” sözü, bu durumu açıklamak açısından önemlidir. İnsan ancak sahip olduğu dil kadar düşünebilir; ifade edemediği şeyi zamanla kavramakta da zorlanır. Bu nedenle bilimsel, tıbbi ya da kurumsal dil ne kadar daralırsa, düşüncenin ufku da o ölçüde küçülür. Ölçülebilen, sayısallaştırılabilen ve kısa biçimde ifade edilebilen şeyler ön plana çıkar; buna karşılık deneyim, sezgi, çelişki, belirsizlik ve insanın karmaşık varoluşuna dair yönler geri planda kalır.
Ancak burada önemli olan, kuralların ya da standartların tamamen reddedilmesi değildir. Çünkü bütünüyle kuralsız bir bilgi üretimi alanı, bilimsel güvenilirliği zedeleyebilir ve kaosa yol açabilir. Sorun, kuralların varlığında değil; onların mutlaklaştırılmasındadır. Bir özet sınırı, bir editoryal format ya da bir klinik kılavuz, hakikatin kendisi değildir; yalnızca hakikati düzenlemeye yarayan araçlardır. Araçlar, amaçların önüne geçtiğinde ise düşünce canlılığını kaybetmeye başlar.
Bu nedenle Deliler Ülkesi, yalnızca ifade özgürlüğünü savunan bir roman olarak değil, modern kurumların görünmez sınırlarını sorgulayan bir metin olarak da değerlendirilebilir. Romanın işaret ettiği temel tehlike, insanların konuşamaması değil; yalnızca sistemin izin verdiği biçimde konuşabilmesidir. Çünkü baskı bazen konuşmayı yasaklayarak değil, yalnızca ölçülebilir, özetlenebilir ve kurallara sığabilir olanı “gerçek” ilan ederek işler.
Gerçek özgürlük ise kuralsızlıkta değil; kuralların içinde bile düşünceyi, dili ve insan deneyiminin karmaşıklığını canlı tutabilme cesaretinde yatar.
Aydın Üredi’nin Deliler Ülkesi evrenindeki doktor karakteri, mevcut haliyle sistemin “bilimsel” yüzünü temsil eden güçlü bir semboldür. Ancak bu karakter, günümüz Türkiye’sindeki sağlık ortamı ve hekimliğin maruz kaldığı toplumsal baskılar dikkate alındığında, çok daha derin ve trajik bir eksende geliştirilebilir.
Bugünün Türkiye’sinde doktor figürü, yalnızca hastaları tedavi etmeye çalışan bir meslek insanı değildir. Aynı zamanda malpraktis baskısı, artan şiddet, sosyal medya linçleri, performans sistemi, idari soruşturmalar, sürekli denetim, hukuki belirsizlikler ve toplumun giderek ağırlaşan beklentileri arasında sıkışmış bir figürdür. Hekimden çoğu zaman yalnızca “elinden geleni yapması” değil, mutlak başarı göstermesi beklenmektedir. Oysa tıp, doğası gereği belirsizlikler içeren bir alandır. Her tedavi başarılı olmayabilir, her hasta kurtarılamayabilir, her komplikasyon önlenemeyebilir. Buna rağmen toplum, çoğu zaman hekimi insanüstü bir konuma yerleştirir; ardından kaçınılmaz başarısızlık anında onu aynı hızla suçluya dönüştürür.
Bu açıdan bakıldığında, Deliler Ülkesi’ndeki doktor karakterinin en önemli eksikliği, sistemin mağduru olarak yeterince görünür olmamasıdır. Romanın mevcut yapısında doktor daha çok düzenin bir temsilcisi, normalliği tanımlayan ve “deliliği” sınıflandıran bir otorite figürü olarak durmaktadır. Oysa günümüz gerçekliğinde doktor, çoğu zaman sistemi temsil eden değil, sistem tarafından tüketilen bir figürdür.
Özellikle sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin giderek sıradanlaştığı bir ortamda, doktor karakteri aynı zamanda korku ile yaşayan biri olarak da çizilebilir. Bir hastasının kötüleşmesinden yalnızca mesleki değil, fiziksel olarak da endişe duyan; yanlış anlaşılmaktan, sosyal medyada hedef gösterilmekten, adli soruşturmaya uğramaktan, meslekten dışlanmaktan korkan bir doktor figürü, romanın distopik yapısını daha da güçlendirebilir. Çünkü gerçek distopya yalnızca konuşmanın yasaklanması değildir; insanların sürekli yanlış yapma korkusuyla yaşadığı, her an suçlanabileceğini düşündüğü bir düzendir.
Bu bağlamda doktor karakteri, modern toplumun çelişkilerini taşıyan merkezi bir trajik figüre dönüşebilir. Bir yandan toplum onu neredeyse “tanrısal” bir konuma yükseltir. İnsanlar doktorlardan ölümün önüne geçmesini, yaşlanmayı durdurmasını, tüm acıları bitirmesini, her koşulda kesin çözüm sunmasını bekler. Ancak insan, tanrıya duyduğu öfkeyi doğrudan yöneltemediği için, ölüm, hastalık ve çaresizlik karşısındaki bütün kırgınlığını doktora aktarır. Doktor, böylece toplumun başarısızlıklarının, korkularının ve hayal kırıklıklarının taşıyıcısı haline gelir.
Bu durum romanda çok çarpıcı bir metaforla işlenebilir: Deliler Ülkesi’nde insanlar tanrıya değil, doktorlara dua ediyor; ama sonuç istedikleri gibi olmadığında yine doktorları cezalandırıyor olabilirler. Böylece doktor, hem kutsallaştırılan hem de linç edilen bir figüre dönüşür. Bu ikili durum, karaktere çok güçlü bir dramatik derinlik kazandırabilir.
Daha da önemlisi, romanda doktorun maruz kaldığı baskıların başka mesleklerle karşılaştırılması, toplumdaki adalet algısının ne kadar çarpık olduğunu görünür kılabilir. Çünkü bir avukat her kaybettiği dava için hapis cezası almamaktadır. Bir hâkim, verdiği karar üst mahkemeden döndüğünde meslekten men edilmemektedir. Bir öğretmen, suç işleyen öğrencisinin cezasını paylaşmamaktadır. Bir mühendis, her başarısız projede cezaevine gönderilmemektedir. Bir polis, önleyemediği her suç nedeniyle bireysel olarak cezalandırılmamaktadır. Oysa hekimlikte, çoğu zaman doğrudan kasıt ya da ağır ihmal olmasa bile, kötü sonucun varlığı tek başına suçluluk hissi üretmeye yetmektedir.
Bu nedenle Deliler Ülkesi’ndeki doktor karakteri, yalnızca “düzenin temsilcisi” değil; aynı zamanda düzenin en görünmez kurbanlarından biri olarak da genişletilebilir. Belki de romanın en çarpıcı bölümlerinden biri, doktorun kendi sessizliğini fark ettiği an olabilir. Çünkü doktor, başkalarını susturan sistemin bir parçasıyken, aslında kendisi de konuşamıyordur. Hastasına gerçeği tam söyleyemiyordur. Kendi korkularını paylaşamıyordur. “Bilmiyorum” deme hakkını kaybetmiştir. Hata yapma lüksü yoktur. İnsan olma hakkı bile elinden alınmıştır.
Bu açıdan doktor karakterinin gelişimi, Deliler Ülkesi evreninin temel meselesi olan sessizlik temasını çok daha güçlü hale getirebilir. Çünkü en büyük sessizlik, bazen konuşması beklenen ama artık konuşamayan insanların sessizliğidir. Doktor, toplumun gözünde en çok konuşan, en çok bilen, en çok çözüm üreten kişi gibi görünür; ama gerçekte en yalnız, en baskı altında ve en fazla susmak zorunda kalan karakterlerden biridir.
Belki de romanın ilerleyen bölümlerinde doktorun gerçek “deliliği”, sistemi sorgulamaya başlamasıyla ortaya çıkacaktır. Çünkü bazen bir toplumda akıl hastalığı sayılan şey, gerçekten akıllı olabilmektir.
Prof.Dr.Fahrettin Küçükay